Tag: ortadoğu

Eğer hem Türk hem de Kürt işçi sınıfları, ulusal kimliklerin ve burjuva siyasetinin ötesinde sınıf bilinciyle birleşmiş ve proleter devrim hedefiyle hareket etmiş olsalardı, milliyetçi ayrışmaların bu kadar derinleşmesinin ve burjuva milliyetçiliğinin bu tür pragmatik ittifaklara dönüşmesinin zemini olmazdı. Gerçek kurtuluş, ne bir "büyük" ulusun emperyalist yayılmacılığında ne de ezilen bir ulusun kendi burjuva iktidarını kurmasında yatar. Aksine, proletaryanın enternasyonalist birliği ve kapitalist sistemi topyekûn ortadan kaldıran bir devrim ile mümkündür. Bu bağlamda, MHP ve PKK gibi görünüşte zıt kutupların, devletin ve burjuva düzenin devamlılığı adına bir noktada buluşması, milliyetçiliğin proleteryanın gerçek düşmanı olduğu ve onu böldüğü Marksist tezinin acı bir kanıtıdır.

Türkiye siyaset sahnesi, PKK’nın silah bırakma süreci ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “AK Parti Milliyetçi Hareket Partisi ve Dem olarak bu yolda birlikte yürümeye karar verdik” söylemiyle son derece ilginç bir kavşağa varmış durumda. Yüzeysel bir bakışta, geçmişin keskin karşıtlıklarını bir kenara bırakarak beklenmedik bir pragmatik iş birliğinin kapılarını aralayan bu gelişmeler, aslında Marksist-Leninist analizin milliyetçilik üzerine

İran ile İsrail arasındaki gerilim, bir süredir Ortadoğu'nun kaynayan kazanıydı; patlaması an meselesiydi. Şimdi ise beklenen oldu, sahne bambaşka bir boyuta taşındı ve bölgedeki taşlar yerinden oynadı. Bu çatışma, basit bir "iki devletin kapışması" olmaktan çok öte, emperyalist politikaların, bölgesel hegemonya savaşlarının ve Siyonist işgalin derin izlerini taşıyan, karmaşık bir düğüm. Washington'dan Tel Aviv'e, Tahran'dan Riyad'a uzanan bu denklemi anlamak için, sadece bugüne bakmak yetmez; tarihin kirli sayfalarını karıştırmak, sınıf mücadelelerinin Ortadoğu'daki acımasız seyrini kavramak şart. Zira bu yangın, Filistin halkının kanı üzerine kurulu adaletsizliğin, emperyalizmin kanlı parmak izlerinin ve halkların kendi geleceklerini belirleme mücadelesinin ta kendisi. Bu yazı, söz konusu çatışmanın farklı katmanlarını, bölgesel ve küresel aktörlerin rollerini ve bu karmaşık denklemde halkların hangi konumda yer aldığını, tarihselci bir perspektifle ve devrimci bir bakış açısıyla çözümlemeyi hedeflemektedir.

İran ile İsrail arasındaki gerilim, bir süredir Ortadoğu’nun kaynayan kazanıydı; patlaması an meselesiydi. Şimdi ise beklenen oldu, sahne bambaşka bir boyuta taşındı ve bölgedeki taşlar yerinden oynadı. Bu çatışma, basit bir “iki devletin kapışması” olmaktan çok öte, emperyalist politikaların, bölgesel hegemonya savaşlarının ve Siyonist işgalin derin izlerini taşıyan, karmaşık bir düğüm. Washington’dan Tel Aviv’e, Tahran’dan