
Günümüz dünyası, Marx ve Engels’in işaret ettiği gibi, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki uyumsuzluğun giderek daha belirgin hale geldiği, derin çelişkilerin ve büyük dönüşümlerin yaşandığı bir çağı temsil etmektedir. Bu dönüşümün merkezinde, emperyalist sistemin doğasından kaynaklanan uzlaşmaz çelişkiler ve bunların toplumsal yaşamın her alanına yansıyan sonuçları yer alır. Mevcut sistemin yarattığı yıkım ve eşitsizlikler,

Serbestiyet‘te yayımlanan “Fenomenoloji ve Varoluşçuluk: Öznenin İki Doğuşu” başlıklı makale, insanı anlama serüvenini bilim ve aklın ardından gelen “özgürlük” çağını temsil eden fenomenoloji ve varoluşçulukla zirveye taşıdığını iddia ediyor. Bu felsefi akımları, bireyi rasyonel veya ahlaki otoritelerin köleliğinden kurtaran, kendi varoluşunu ve anlamını yaratabilen “egemen bir özne”nin doğuşu olarak sunuyor. Ancak bu idealist ve soyut

Zincirlerimizi görelim ve onları kıralım. Bizim için, bilincin maddi koşullarla ilişkisini kavramak hayati önem taşır. Bu ilişkinin en sinsi ve tehlikeli tezahürlerinden biri de yanlış bilinç kavramıdır. Yanlış bilinç, ezilen sınıfların veya toplumsal grupların, kendi gerçek çıkarlarını, toplumsal konumlarını ve sömürülme mekanizmalarını doğru şekilde algılayamamaları durumudur. Bu, genellikle egemen ideolojinin etkisiyle, mevcut sömürü düzenini meşrulaştıran