
Türkiye siyaset sahnesi, PKK’nın silah bırakma süreci ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “AK Parti Milliyetçi Hareket Partisi ve Dem olarak bu yolda birlikte yürümeye karar verdik” söylemiyle son derece ilginç bir kavşağa varmış durumda. Yüzeysel bir bakışta, geçmişin keskin karşıtlıklarını bir kenara bırakarak beklenmedik bir pragmatik iş birliğinin kapılarını aralayan bu gelişmeler, aslında Marksist-Leninist analizin milliyetçilik üzerine yaptığı çözümlemelerin çarpıcı birer kanıtı niteliğinde. Zira bu yakınlaşma, ne bir idealizmden ne de ulusların kardeşliğine yönelik samimi bir adımdan kaynaklanıyor; tam aksine, milliyetçiliğin hem ezen hem de ezilen ulus formlarında dahi proleter enternasyonalizmini engelleyerek burjuva çıkarlarına hizmet etme potansiyelinin zorunlu bir sonucudur. Ortadoğu’daki Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve Yeni Osmanlıcı hayallerle harmanlanmış mevcut jeopolitik gerilimler içinde, bu siyasi hamleler milliyetçiliğin sınıf mücadelesini nasıl perdelediğini ve sermayenin çıkarları doğrultusunda beklenmedik ittifakları nasıl mümkün kıldığını açıkça gözler önüne seriyor. Bu yazı, Marx, Engels ve Lenin’in teorik mirasından beslenerek, MHP ve PKK gibi görünüşte zıt kutupların neden ve nasıl aynı noktada buluştuğunu, bu tarihsel zorunluluğu ve burjuva ideolojisinin sınıfsal kökenlerini diyalektik bir bakış açısıyla analiz edecektir.

Milliyetçiliğin Burjuva Karakteri ve Tarihsel Kökenleri: Marx ve Engels’in Mirası
Milliyetçilik, sanki insanlık tarihi kadar eski, doğal ve kaçınılmaz bir olgu gibi sunulsa da, Marksist-Leninist analiz bize bunun kapitalizmin bir ürünü olduğunu gösterir. Feodalizmin parçalanmış yapıları içinde yerel bağlılıklar ön plandayken, burjuvazinin yükselişiyle birlikte yeni bir ekonomik ve siyasi düzene, yani ulusal pazarlara ve ulus-devletlere ihtiyaç duyuldu. Bu süreçte, ortak bir dil, kültür ve tarih üzerinden inşa edilen ulus kimliği, burjuvazinin kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarını güvence altına almasının temel aracı haline geldi.
Karl Marx ve Friedrich Engels, bu dönüşümü “Komünist Manifesto” ve “Alman İdeolojisi” gibi eserlerinde derinlemesine analiz ettiler. Onlara göre, milliyetçilik, burjuvazinin işçi sınıfını bölmek ve sömürüyü sürdürmek için kullandığı bir üst yapı ideolojisidir. Burjuvazi, kendi ulusal devletini kurarken, işçileri ve emekçileri “ulusal birlik” adı altında kendi çıkarları etrafında toplamayı başardı. Marx ve Engels, işçi sınıfının asıl düşmanının “karşı ülkedeki işçi” değil, “kendi ülkesindeki patron” olduğunu vurgulayarak, “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin!” çağrısıyla proleter enternasyonalizminin temelini attılar. Bu çağrı, işçi sınıfının ulusal aidiyetlerin ötesine geçerek, ortak sınıf çıkarları etrafında birleşmesi gerektiğini; zira kapitalizmin zaten uluslararası bir sistem olduğunu ve dolayısıyla kurtuluşun da uluslararası olacağını ifade ediyordu. Milliyetçilik, bu bağlamda, işçilerin dikkatini gerçek sınıfsal çelişkilerden uzaklaştırıp, onları ulusal çıkarlar yanılsamasına sürükleyerek, burjuvazinin egemenliğini pekiştiren bir araç olarak işlev görüyordu.
Emperyalizm Çağında Ulusal Sorun ve Milliyetçilik: Lenin’in Kritisizmi
Marksist teorinin ulusal sorun üzerine en önemli katkılarından biri, Vladimir Lenin’in emperyalizm çağında milliyetçiliğe dair yaptığı analizlerdir. Lenin, “Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı eseriyle, tekellerin ve finans kapitalin egemen olduğu emperyalist aşamada ulusal rekabetin ve sömürgeciliğin nasıl yeni bir boyut kazandığını ortaya koydu. Bu dönemde milliyetçilik, yalnızca ulus-devletlerin kendi iç pazarlarını koruma aracı olmakla kalmıyor, aynı zamanda emperyalist güçlerin dünya üzerindeki hegemonyalarını genişletmek ve doğal kaynakları sömürmek için kullandıkları bir ideolojik aygıt haline geliyordu. Büyük güçler, “ulusal çıkar” ve “vatan savunması” gibi söylemlerle kendi halklarını savaşlara sürüklerken, ezilen ulusları sömürü çarkına dahil etmek için milliyetçi duyguları kullanmaktan çekinmiyorlardı.
Ancak Lenin’in yaklaşımı, ezilen ulus milliyetçiliğini tamamen reddeden dogmatik bir tavırda değildi. “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine” adlı kritik eserinde, Lenin, ezilen ulusların emperyalist boyunduruktan kurtulma mücadelesinin anti-emperyalist ve burjuva-demokratik devrimci bir potansiyel taşıdığını vurguladı. Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemek, emperyalizmin zincirlerini kırmak ve dünya proletaryasının genel devrimci hareketini güçlendirmek açısından stratejik bir öneme sahipti. Ne var ki, bu destek koşulluydu. Lenin, ezilen ulus milliyetçiliğinin de, eğer proleterya tarafından ele geçirilmez ve sosyalist hedeflere yönlendirilmezse, kendi ulusal burjuvazisinin iktidarını pekiştirerek yeni bir sömürü biçiminin önünü açabileceği konusunda uyarıda bulunmuştu. Bağımsızlık, eğer işçi sınıfının iktidarına dönüşmezse, sadece bir burjuva iktidarın el değiştirmesiyle sonuçlanabilir, emperyalist sistemin doğasındaki sömürü ilişkilerini ortadan kaldırmazdı. Bu bağlamda Lenin, proletaryanın enternasyonalist birliğinin nihai hedef olduğunu ve milliyetçiliğin her iki formunun da (ezen ve ezilen ulus milliyetçiliği) nihayetinde sınıf mücadelesinin önüne geçerek burjuva çıkarlarına hizmet etme potansiyeli taşıdığını net bir şekilde ortaya koydu.
Genişletilmiş Cumhur İttifakı ve Yeni Osmanlıcı Hayaller: Emperyalist Hırsların Kesişim Noktası
Günümüz Türkiye’sinde tanık olduğumuz Cumhur İttifakı’nın genişlemesi ve bu ittifakı çevreleyen söylemler, milliyetçiliğin burjuva karakterinin ve emperyalizm çağındaki tezahürlerinin çarpıcı bir örneğidir. Başlangıçta Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) arasında şekillenen bu ittifak, görünüşte muhafazakar-milliyetçi bir zeminde bir araya gelmiş gibi dursa da, Marksist bir perspektiften bakıldığında, mevcut iktidarın (neo-liberal ekonomi politikaları ve giderek otoriterleşen yapısıyla) sınıfsal tabanını ve siyasi meşruiyetini güçlendirme amacı taşır. Bu birleşme, sermayenin temsilcisi olan iktidar bloğunun, iç ve dış politikadaki hedeflerine ulaşmak için çeşitli milliyetçi akımları nasıl araçsallaştırdığını gösterir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemdeki “Dem, MHP, AK Parti olarak bu yolda birlikte yürümeye karar verdik” söylemi, bu ittifakın sıradan bir koalisyondan öteye geçerek, pragmatik bir siyasetin ve iktidar konsolidasyonunun geldiği yeni bir aşamayı işaret eder. Dem Parti’nin (eski HDP) tabanına yönelik bu dolaylı mesaj, siyasi yelpazenin farklı uçlarından gibi görünen aktörlerin, belirli konjonktürlerde burjuva çıkar ortaklıkları etrafında nasıl birleşebileceğinin kanıtıdır. Bu söylem, devletin ve sermayenin bütünlüğünü koruma adına, geçmişteki düşmanlıkların bile aşılabilir olduğunu ima etmektedir.
Bu genişletilmiş ittifakın altında yatan bir diğer önemli dinamik ise, Türkiye’nin Ortadoğu’daki bölgesel güç olma ve etki alanını genişletme arzusudur. “Yeni Osmanlıcılık” söylemleri, geçmişin emperyalist ihtişamına yapılan bir atıf olmaktan çok, Türkiye burjuvazisinin bölgesel hegemonyasını kurma hedefiyle sıkı sıkıya örtüşür. Bu hedefler, ABD liderliğindeki Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi emperyalist planlarla bazı noktalarda kesişirken, bazı noktalarda ise çelişebilir. Türkiye, bir yandan bölgesel bir güç olarak kendi payını artırmaya çalışırken, bir yandan da küresel emperyalist güçlerin bölgedeki manevralarına uyum sağlamak veya onlardan faydalanmak durumundadır. Bu politikaların faturası ise, kaçınılmaz olarak Türkiye’deki işçi sınıfı ve emekçilere çıkar. Artan savaş harcamaları, ekonomik krizler ve otoriterleşme eğilimleri, bölgesel hırsların bedelini ödeyen emekçilerin omuzlarına biner. Dolayısıyla, Cumhur İttifakı’nın genişlemesi ve Yeni Osmanlıcı hayaller, milliyetçiliğin burjuva sınıfının iktidarını pekiştirme ve genişletme yönündeki sürekli çabasının güncel bir tezahürü olarak karşımıza çıkar.
PKK’nın Tarihsel Seyri ve Milliyetçilikle İlişkisi: Bir “Ezilen Ulus” Hareketi Olarak Evrimi
PKK’nın tarihi, ezilen ulus milliyetçiliğinin karmaşık diyalektiğini ve Lenin’in bu konudaki uyarılarının günümüzdeki geçerliliğini gözler önüne seren çarpıcı bir örnektir. 1970’lerin sonlarında, Kürt halkının tarihsel sömürüsü ve ulusal kimliğinin inkârına bir yanıt olarak ortaya çıkan PKK, başlangıçta Marksist-Leninist söylemlerle yola çıksa da, hareketin temelinde Kürt milliyetçiliği güçlü bir şekilde yer alıyordu. Başlangıçta sol ve anti-emperyalist bir retorik kullansa da, örgütün gelişimi boyunca Kürt burjuvazisi ve feodal unsurlarla olan ilişkileri, hareketin ideolojik yönelimini ve pratiklerini sürekli etkiledi.
Abdullah Öcalan’ın 1999’da yakalanmasıyla başlayan süreç ve özellikle İmralı’dan yaptığı “demokratik konfederalizm” ve “silah bırakma” çağrıları, PKK’nın tarihsel olarak takip ettiği ulusal kurtuluşçu ajandanın ve milliyetçi söylemin geldiği son noktayı temsil eder. Bu paradigma değişimi, örgütün mutlak bağımsız bir Kürt devleti kurma hedefinden, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde demokratik özerklik gibi daha esnek ve sisteme entegre olabilecek bir modele yöneldiğini gösterir. Bu değişim, basit bir ideolojik evrimden ziyade, bölgesel ve küresel jeopolitik koşulların, emperyalist güçlerin bölgedeki çıkarlarının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi ulusal çıkarlarının bir sonucu olarak okunmalıdır. PKK’nın, ezilen ulus milliyetçiliği olarak ortaya çıkışının ve ardından geçirdiği dönüşümün arkasında, Kürt halkının sınıfsal çıkarlarından çok, ulusal burjuva dinamiklerinin ve uluslararası sermayenin bölgedeki çıkarlarının yattığı söylenebilir.
Lenin’in ezilen ulus milliyetçiliğine dair uyarıları bu bağlamda büyük önem taşır: Eğer bir ezilen ulus hareketi, proleteryanın liderliğinde ve sosyalist hedeflerle birleşmezse, nihayetinde ulusal burjuvazisinin çıkarlarına hizmet edebilir. PKK örneğinde, bağımsız bir sosyalist Kürt devleti hedefinden sapma veya bu hedefe ulaşamama, örgütün kendi halkının sınıf çıkarlarından uzaklaşarak, uluslararası ve ulusal burjuva siyasetinin bir parçası haline gelmesine yol açtı. Silah bırakma çağrıları ve Türkiye devletiyle (veya onun uzantılarıyla) kurulabilecek dolaylı diyaloglar, PKK’nın da tıpkı diğer milliyetçi hareketler gibi, pragmatik bir şekilde burjuva sistemin içine entegre olabileceğinin ve geçmişteki radikal söylemlerinden ödün verebileceğinin bir göstergesidir. Bu durum, milliyetçiliğin, ne kadar “ezilen” bir konumdan yükselirse yükselsin, nihayetinde kendi ulusal burjuvazisinin çıkar alanına hapsolma ve emperyalist sistemle uzlaşma potansiyeli taşıdığı gerçeğini doğrular.
Bahçeli-Öcalan’ın “Aynı Noktada Buluşması’nın Diyalektiği: Milliyetçiliğin Nihai Tuzakları
Görünüşte birbirine taban tabana zıt olan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve PKK’nın, hatta liderleri Devlet Bahçeli ve Abdullah Öcalan’ın söylemleri üzerinden “aynı noktada buluştuğu” tespiti, milliyetçiliğin diyalektik bir sonucu ve burjuva ideolojisinin nihai tuzaklarını gözler önüne serer. Bu buluşma, ideolojik olarak değil, sınıfsal çıkarlar ve devletin bekası perspektifinden okunmalıdır. Her iki hareket de, farklı ulusal kimlikler üzerinden yükselmiş olsalar da, nihayetinde burjuva sınıf çıkarlarına hizmet eden ve proletaryayı bölen ideolojiler olarak işlev görmüşlerdir.
Peki, bu tarihsel zorunluluk neden ortaya çıktı ve ne olsaydı bu kaçınılmaz sonuçtan kaçınılabilirdi?
- Proleter Liderliğin Yokluğu: Hem Türk hem de Kürt milliyetçiliğinin temel sorunu, sınıf mücadelesini milliyetçi bir zemine oturtmaları ve enternasyonalist proletarya liderliğinin eksikliği olmuştur. Ne MHP, ne de PKK, işçi sınıfının ulusal sınırların ötesinde birleşmesini ve kendi iktidarlarını kurmasını hedeflemiştir. Aksine, her iki hareket de kendi ulusal burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda hareket etmiş, işçi ve emekçileri “ulusal birlik” adı altında mobilize etmiştir. Proletaryanın sınıfsal bilinciyle yoğrulmuş, enternasyonalist bir hareketin yükselişi engellendiği için, milliyetçiliğin pragmatik bir araca dönüşmesi kaçınılmaz olmuştur.
- Emperyalist Manipülasyon: Emperyalist güçler, Ortadoğu’daki çıkarları doğrultusunda hem devlet milliyetçiliklerini (Türkiye’nin bölgesel hırsları) hem de etnik milliyetçilikleri (Kürt milliyetçiliği) kendi lehlerine kullanmaktan çekinmezler. Bölgedeki enerji kaynakları, ticaret yolları ve siyasi nüfuz mücadeleleri, farklı milliyetçi aktörlerin emperyalist güçler tarafından manipüle edilmesine ve onların çıkarlarına hizmet etmesine yol açar. Bu karmaşık ilişkiler ağı içinde, dün düşman olanlar, bugün emperyalist projenin veya bölgesel dengelerin gereği olarak işbirliği yapabilirler.
- Sınıfsal İşbirliği ve Devletin Sınıf Karakteri: Türkiye Cumhuriyeti’nin bir burjuva devleti olması, Kürt meselesini de kendi varlığını ve bütünlüğünü koruma ekseninde ele almasını zorunlu kılmıştır. Türk ve Kürt burjuvazileri, kendi ulusal çıkarlarını korumak adına, geçmişteki kanlı çatışmalara rağmen pragmatik işbirlikleri yapmaya mecbur kalmıştır. PKK’nın silah bırakma süreci ve Erdoğan’ın “üç parti” söylemi, bu burjuva uzlaşmasının en açık göstergelerindendir. Bu durum, “ulusal birliğin” aslında burjuva çıkarının ve devletin bütünlüğünün bir uzantısı olduğunu bir kez daha kanıtlar. Lenin’in uyarısı burada yeniden yankılanır: Ezilen ulus milliyetçiliği, eğer proletarya tarafından ele geçirilmez ve sosyalist hedeflere yönelmezse, ulusal burjuvazinin çıkarlarına hizmet edecek ve tıpkı ezen ulus milliyetçiliği gibi, emperyalist sistemle uzlaşabilir bir forma bürünecektir.
Peki, ne olsaydı bu zorunlu sonuçtan kaçınılabilirdi?
Eğer hem Türk hem de Kürt işçi sınıfları, ulusal kimliklerin ve burjuva siyasetinin ötesinde sınıf bilinciyle birleşmiş ve proleter devrim hedefiyle hareket etmiş olsalardı, milliyetçi ayrışmaların bu kadar derinleşmesinin ve burjuva milliyetçiliğinin bu tür pragmatik ittifaklara dönüşmesinin zemini olmazdı. Gerçek kurtuluş, ne bir “büyük” ulusun emperyalist yayılmacılığında ne de ezilen bir ulusun kendi burjuva iktidarını kurmasında yatar. Aksine, proletaryanın enternasyonalist birliği ve kapitalist sistemi topyekûn ortadan kaldıran bir devrim ile mümkündür. Bu bağlamda, MHP ve PKK gibi görünüşte zıt kutupların, devletin ve burjuva düzenin devamlılığı adına bir noktada buluşması, milliyetçiliğin proleteryanın gerçek düşmanı olduğu ve onu böldüğü Marksist tezinin acı bir kanıtıdır.
Milliyetçiliğin Sonu Gelmez Döngüsü ve Devrimci Görev
Yukarıdaki analiz, PKK’nın silah bırakma süreci ve genişletilmiş Cumhur İttifakı’nın, milliyetçiliğin burjuva karakterinin ve emperyalizm çağındaki karmaşık dinamiklerinin zorunlu bir sonucu olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Marx, Engels ve Lenin’in teorik mirası ışığında görüyoruz ki, milliyetçilik, ne kadar farklı biçimlerde ortaya çıkarsa çıksın – ister ezen ulusun hegemonik iddialarıyla ister ezilen ulusun kurtuluş arayışlarıyla – nihayetinde burjuva sınıfının iktidarını pekiştirme ve sınıf mücadelesini gizleme işlevi görür.
Bugünkü tablo, görünüşte zıt ideolojilere sahip MHP ve PKK gibi aktörlerin, sermayenin çıkarları ve devletin bütünlüğü etrafında nasıl bir araya gelebildiklerini gösterir. Türk ve Kürt burjuvazileri, kendi ulusal çıkarlarını koruma adına, geçmişteki kanlı çatışmaları bir kenara bırakarak pragmatik işbirlikleri yapmaya mecbur kalmışlardır. Bu, proleteryanın enternasyonalist birliğinin tesis edilemediği her durumda, milliyetçiliğin farklı tezahürlerinin nasıl birleşerek burjuva düzenin devamlılığına hizmet ettiğinin acı bir kanıtıdır.
Marksist bir devrimcinin görevi, bu karmaşık süreçte proletaryanın enternasyonalist birliğini savunmak ve milliyetçiliğin her türüne karşı uyanık olmaktır. Gerçek kurtuluş, ne ulusal sınırların içinde bir burjuva iktidarın el değiştirmesinde ne de emperyalist güçlerin yönlendirdiği “demokratikleşme” projelerinde aranmalıdır. Tam tersine, ezilenlerin ve sömürülenlerin gerçek özgürlüğü, ancak sosyalist devrimle mümkün olacaktır. Bugünkü gelişmeler, Marx, Engels ve Lenin’in milliyetçilik üzerine analizlerinin güncelliğini ve proletaryanın sınıf bilinciyle hareket etme zorunluluğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Bu tür pragmatik ittifakların geçici olabileceği ve sınıf çelişkileri derinleştikçe yeni gerilimlerin ortaya çıkacağı kaçınılmazdır. Gerçek çözüm, ulusal değil, sınıfsal bir temelde aranmalı, kapitalist sömürü sistemine karşı verilen mücadelede uluslararası proletaryanın birliği esas alınmalıdır.
Bir yanıt yazın