Diyalektiğin Işığında Güncel Gelişmeler: Kapitalizmin Çelişkileri ve Devrimci Bir Geleceğe Çağrı

Günümüz dünyası, Marx ve Engels’in işaret ettiği gibi, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki uyumsuzluğun giderek daha belirgin hale geldiği, derin çelişkilerin ve büyük dönüşümlerin yaşandığı bir çağı temsil etmektedir. Bu dönüşümün merkezinde, emperyalist sistemin doğasından kaynaklanan uzlaşmaz çelişkiler ve bunların toplumsal yaşamın her alanına yansıyan sonuçları yer alır. Mevcut sistemin yarattığı yıkım ve eşitsizlikler, insanlığın önünde duran felsefi, siyasi ve ideolojik sorunları daha da ağırlaştırmaktadır. Bu karmaşık tabloyu anlamak ve onu değiştirmek, diyalektik ve tarihsel materyalist bir analizi zorunlu kılmaktadır.

Emperyalist Hegemonya ve Ulusal Bağımsızlık Çelişkisi: “Sihirli Kavramlar”ın Perdesi
Kapitalizmin emperyalizm aşaması, küresel ölçekte bir tahakküm ve sömürü ağının kurulduğu bir dönemdir. Bu ağ, ulus devletlerin bağımsızlığını ve halkların kendi kaderini tayin etme hakkını doğrudan hedef almaktadır. Çağımızın ironik çelişkilerinden biri, “barış” ve “demokrasi” gibi yüce kavramların, tam da bu emperyalist tahakkümü meşrulaştırmak ve maskelemek için birer “sihirli kavram” olarak kullanılmasıdır. Bu kavramların ardında yatan gerçek niyet, küresel sermayenin hegemonyasını pekiştirmek, direniş odaklarını dağıtmak ve ezilen halkların ufkunu daraltmaktır.
Özellikle Ortadoğu gibi stratejik coğrafyalarda yaşanan savaşlar, siyasi istikrarsızlıklar ve sözde “çözüm süreçleri,” emperyalist güçlerin bölgeyi kendi jeopolitik ve ekonomik hedefleri doğrultusunda yeniden biçimlendirme çabalarının somutlaşmış halidir. Eski ulus devlet sınırları tartışmaya açılırken, yeni, parçalanmış yapılar inşa edilmekte; bölgesel aktörler ve silahlı gruplar, küresel güçlerin piyonları olarak işlev görmektedir. Bu süreçte, bazı siyasal iktidarların “iç cepheyi güçlendirme” veya “yerli ve milli” olma iddiaları dahi, çoğu zaman emperyalist stratejilere mutlak uyum sağlamaktan öteye geçememektedir. Zira emperyalist merkeze göbeğinden bağlı olan hiçbir devlet, kendi özgür iradesiyle bağımsız bir siyaset yürütemez; bırakın başkalarını “bağlamayı,” kendi varlığını dahi bağımsız kılamaz. Bu, tarihsel deneyimlerle sabitlenmiş bir gerçektir. Gerçek bağımsızlık, ancak emperyalist zincirlerin kırılmasıyla mümkündür.
Teknolojik İlerleme ve Sınıfsal Çelişkilerin Derinleşmesi: Üretimin Toplumsallaşması ve Emeğin Köleleşmesi
İnsanlığın bilimsel ve teknolojik alandaki sıçramaları, özellikle yapay zekâ gibi alanlarda elde edilen devrimci yenilikler, eşi benzeri görülmemiş bir potansiyel taşımaktadır. İnsan beyninin milyarlarca yıllık evriminin ürünü olan karmaşık yapısı, yapay zekâ teknolojisiyle birlikte yeni ufuklara açılma potansiyeline sahiptir. Ağır bedensel işlerin hafifletilmesi, karmaşık planlama hedeflerine ulaşılması gibi pek çok alanda insanlığa fayda sağlayabilir. Ancak, kapitalist sistem altında bu muazzam potansiyel, maalesef insanlığın refahı yerine sermayenin kâr hırsına hizmet etmektedir. Yapay zekâ, tekelci sermayenin elinde, bağımlılık yaratan, yaratıcı emeği ortadan kaldıran, bilgi edinmeyi değersizleştiren ve hatta çocuk zihinlerini körelten bir araca dönüşmüştür. Emekçi halkı aşağılayan, çaresiz bırakan bir saldırıya dönüşmüş durumda.
Benzer şekilde, üretimin küresel çapta toplumsallaşması da bu çelişkinin bir başka boyutudur. Dünya, ulusal sınırları defalarca aşan tedarik zincirleri, enerji, iletişim ve ulaşım hatlarıyla birbirine bağlanmıştır. İşçiler, ürettikleri ara ürünlerin hangi ülkede üretilen bir makinenin parçası olacağını bilmeden çalışmakta, devasa işgücü orduları sınırlar ötesine akmaktadır. Bu durum, insanlığın büyük bir sıçramanın eşiğinde olduğunu hissettirse de, bu sıçrama gerçekleşmemektedir. Aksine, üretimin bu denli toplumsallaşması, çoğu zaman emekçilerin dünyanın her yerinde benzer şekilde sömürülmesi, iş ve sosyal güvencelerini yitirmeleri, büyük göçmen kitlelerinin en ağır işlere mahkûm edilmeleri anlamına gelmektedir. Toplumsal üretim olanakları ile emekçi halkın yaşam koşulları arasındaki uçurum giderek derinleşmektedir. Bu açının temel nedeni, üretimin her geçen gün daha da toplumsal bir nitelik kazanmasına karşılık, üretim araçlarının bir azınlığın, yani sermaye sınıfının özel mülkü olarak kalmasıdır. Bu çelişki, kapitalist sistemin özünde yatan ve çözümsüzlüğe mahkûm ettiği en büyük sorunlardan biridir.
Ekolojik Yıkım ve Kapitalizmin Çıkmazı: Doğanın Talanı ve Yaşam Tarzımızın Değişim İhtiyacı
Günümüzün en yakıcı ve küresel tehditlerinden biri olan iklim değişikliği ve çevre kirliliği, doğal bir süreç olmanın ötesinde, kapitalist üretim tarzının doğrudan bir sonucudur. Son yüzyılda yaşanan hızlı iklim değişikliği, kapitalizm altında gelişen sanayileşme, fosil yakıt kullanımı ve ormansızlaşma gibi etkenlerle doğrudan ilişkilidir. Atmosferdeki karbondioksit ve metan oranlarındaki artışlar, gezegenimizi geri dönülmez bir ısınma eğilimine sürüklemekte, ekosistemleri altüst etmektedir.
Sermaye sınıfı için sanayinin çevreye verdiği zarar, yalnızca kâr marjını düşüren bir maliyet unsuru olarak görülür. Kâr odaklı bu sınıfın, kendi ofisi haline getirdiği devlet aygıtıyla çevre ve iklim sorunlarını kökten çözme şansı bulunmamaktadır. “Sürdürülebilir kalkınma” gibi kavramlar, esasında kapitalizmin işlediği çevre cinayetlerini gizlemeye ve sistemin ömrünü uzatmaya yönelik yanıltıcı retoriklerden ibarettir. Gerçekten de, her tarafın plastikle kaplandığını görmekteyiz, ancak tek tek hücrelerimizde biriken plastiğin vücudumuzu nasıl bir çöplüğe çevirdiğini görebilsek dehşete düşerdik. Bu durum, sadece üretim süreçlerimizde değil, aynı zamanda yaşam tarzımızda, nasıl ürettiğimiz ve tükettiğimizi içeren köklü bir değişikliğin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu değişiklik, ancak ve ancak toplumsal mülkiyet zemininde, emekçi halkın yaşamın bütünü üzerindeki egemenliği ile sağlanabilir.
Devrimci Cumhuriyetçiliğin Görevi: Halkların Birliği ve Dünya Cumhuriyeti
Yukarıda sıralanan derin çelişkiler karşısında, cumhuriyetçilik kavramı, geçmişe dönük bir nostalji ya da kuru bir muhafazakârlık olmaktan çıkıp, geleceğe dönük büyük bir devrimci hamle olmak zorundadır. 1923 Devrimi’nin deneyimi ve sağladığı zeminden güç alarak, günümüzün küresel ve karmaşık sorunlarına yanıt verebilecek yeni bir emekçi cumhuriyeti inşa etme görevi önümüzde durmaktadır. Bu yeni cumhuriyet, sadece kendi ulusal bağımsızlığını savunmakla kalmayacak, aynı zamanda dünya üzerindeki diğer emekçi cumhuriyetlerle entegrasyonu hedefleyecektir.
Bugünkü Birleşmiş Milletler gibi uluslararası yapılar, bir veya iki ülke hariç, tekelci sermaye iktidarlarının temsilcilerinden oluşan oligarşik bir yapıyı temsil etmektedir. Gerçek barış ve adaletin tesisi için, emekçi cumhuriyetlerin temsilcilerinden oluşan bir Dünya Cumhuriyeti’nin inşası elzemdir. Zira emperyalist zincirlerden kurtulmadan, gerçek bir barışa ve bağımsızlığa ulaşmak mümkün değildir. Bu devrimci atılım, ne yapacağını bilen, özgüvenli ve cesur bir örgütlenmeyle, yani toplumun ezilen ve sömürülen tüm kesimlerinin birliğiyle gerçekleştirilecektir.
Bu tabloda, sosyalistlerin görevi, mevcut çelişkileri somut olarak ortaya koymak, kapitalizmin açmazlarını görünür kılmak ve halkların kendi kaderlerini tayin etme mücadelelerinde onlara yol göstermektir. Biz, dünyayı sadece yorumlamakla kalmayıp, onu değiştirme arzusunu kendimize görev edinenler olarak, bu mücadelenin ön saflarında yer alacağız.
Bir yanıt yazın