
Türkiye’de son zamanlarda gündemi meşgul eden sahte diploma ve e-imza skandalı gibi olaylar, yüzeyde münferit dolandırıcılık vakaları gibi görünebilir. Ancak bu olaylar, aslında buzdağının sadece görünen kısmıdır. Bu sahtekarlıklar, toplumun en temel değerlerinden devlet kurumlarına, eğitim sisteminden iş dünyasına kadar her alana sirayet etmiş derin bir çürümenin semptomlarıdır. Bu durum, sadece bireysel ahlaki yozlaşmayla açıklanamaz; kökleri, içinde yaşadığımız ekonomik ve toplumsal yapının ta kendisine dayanmaktadır.
Biz bu çürümeyi tek tek bireylerin ahlaksızlıklarıyla değil, kapitalist sistemin doğasından kaynaklanan bir krizin tezahürü olarak ele alıyoruz. Kapitalist üretim ilişkileri, yani özel mülkiyet ve kâr hırsı üzerine kurulu bu sistem, kaçınılmaz olarak toplumsal yaşamın her alanında yozlaşmayı, adaletsizliği ve çürümeyi beraberinde getirir. Sınav sorularının çalınmasından büyük ihale yolsuzluklarına, artan kadın cinayetlerinden Filistin dostu görünüp İsrail’e uçak benzini satmaya varan bütün bu olaylar, aynı çürümüş ağacın farklı dallarıdır. Bu yazıda, bu çürük dalların her birini tek tek incelerken, asıl amacımız bu çürümenin kaynağını, yani kapitalist alt yapıyı açığa çıkarmaktır.
Tezimiz oldukça açık: Türkiye burjuvazisinin iktidarı altında toplumsal yaşamın her alanında yaşanan çürüme ve yozlaşma, kapitalist sistemin nihai krizinin bir yansımasıdır. Ve bu çürümeye karşı geçici çözümler değil, köklü bir değişim gereklidir. Bu çürümüş sistemi kökünden değiştirecek yegâne program ise, üretim araçlarının toplumsal mülkiyete geçtiği, sömürünün ve eşitsizliğin ortadan kalktığı bir düzen olan sosyalizm programıdır. Amacımız, bu analiz üzerinden, sosyalizm programının bu sorunlara nasıl kesin ve kalıcı çözümler getireceğini göstermektir.
Çürümenin Ekonomik Temelleri: Alt Yapı ve Üst Yapı İlişkisi
Sahte diploma ve e-imza skandalları gibi olaylar, toplumun sadece ahlaki olarak değil, ekonomik temellerinde de bir çürüme yaşandığının en somut kanıtlarıdır. Bizim yaklaşımımız, bu tür olayların bireylerin ahlaki zayıflığından kaynaklanan rastgele sapmalar olmadığını, aksine kapitalist üretim ilişkilerinin zorunlu bir sonucu olduğunu gösterir. Kapitalizm, kâr hırsını ve piyasa rekabetini her şeyin üstünde tutarak, toplumsal yaşamı bu acımasız mantıkla şekillendirir. Bu sistemde, ahlaki değerler ve toplumsal adalet, sermayenin büyümesi karşısında ikincil hale gelir.
Türkiye’nin yakın tarihi, bu çürümenin ekonomik temellerini açıkça ortaya koyar. 1980’lerden itibaren uygulanan neoliberal politikalar, kamusal hizmetleri ticarileştirdi, özelleştirmelerle kamu mallarını yağmalattı ve işgücünü güvencesizleştirdi. Eğitimden sağlığa, adaletten ulaşıma kadar her şey birer kâr kapısı haline geldi. Bu süreç, devletteki liyakat ve dürüstlük gibi kavramların yerini kayırmacılık, yolsuzluk ve rüşvet mekanizmalarına bıraktı. Sahte diploma skandalı, işte bu neoliberal politikalardan sonra tahrip edilen eğitim sisteminin ve toplumsal adaletsizliklerin doğrudan bir yansımasıdır. Çalışan, emek veren insanların hak ettiği pozisyonlara gelmesi engellenirken, parası olan veya yozlaşmış sistem içinde bağlantıları bulunanların sahte belgelerle yükselmesi bu düzenin bir sonucudur.
Bu durum, ezilen sınıflar için bir umutsuzluk döngüsü yaratır. Çalışarak, emek vererek yükselme inancı sarsıldığında, insanlar bireysel çıkarlarını toplumsal çıkarların önüne koymaya başlar. Bu, egemen sınıfın ideolojik olarak yarattığı bir çürümedir, ancak kökleri alt yapıdadır. Bütün bu yozlaşma, kapitalizmin içsel bir çelişkisidir. Sermayenin, toplumsal kaynakları yağmalaması ve bunu üst yapıdaki kurumlar aracılığıyla meşrulaştırması, sistemin artık işlevsel bir şekilde yürüyemediğinin de bir göstergesidir.
Peki, bu ekonomik çürümenin alternatifi nedir? Sosyalizm, bu yozlaşmanın temelini oluşturan özel mülkiyet ve kâr hırsını ortadan kaldırır. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyete geçmesiyle, üretim, bir avuç sermayedarın kârı için değil, tüm toplumun ihtiyaçları ve refahı için yapılır. Sosyalizm programı, eğitimden sağlığa, adaletten barınmaya kadar tüm hizmetlerin kamusal ve ücretsiz olmasını hedefler. Böyle bir düzende, liyakat ve dürüstlük, bireysel etik tercihlerden ziyade, toplumun kolektif çıkarını gözeten bir sistemin doğal bir parçası haline gelir. Sahtekarlık, yolsuzluk ve yozlaşma, ekonomik alt yapının ortadan kalkmasıyla işlevini yitirir ve tarihin çöplüğüne gönderilir.

İdeolojik Çürüme: Kültür, Sanat ve Medya
Kapitalizmin ekonomik temellerinde yeşeren çürüme, kaçınılmaz olarak toplumun üst yapısına, yani kültür, sanat, medya ve insan ilişkilerine de sirayet eder. Bu alanlardaki yozlaşma, ekonomik alt yapının bir yansıması olmakla kalmaz, aynı zamanda egemen sınıfın hegemonyasını pekiştirmek için bilinçli olarak kullandığı bir ideolojik aygıta dönüşür. Sanat ve kültür, kapitalizmde özgür, eleştirel ve dönüştürücü ruhundan arındırılıp birer metaya, yani alınıp satılan birer ürüne dönüştürülür. Müzikten sinemaya, edebiyattan popüler kültüre kadar her şey, piyasa koşullarına göre şekillenir ve en yüksek kârı getirecek şekilde üretilir. Bu metalaşma, sanatın toplumsal gerçeklikleri sorgulama işlevini köreltir ve kitleleri duyarsızlaştırır.
Burjuvazinin kontrolündeki medya, bu ideolojik çürümeyi en etkili şekilde yayan mekanizmalardan biridir. Tüketim kültürünü, bireyciliği ve pasifliği yücelten programlar, diziler ve haberler aracılığıyla toplumsal bilinci manipüle eder. Siyasi ve ekonomik sorunlar, bireysel başarı hikayeleriyle veya magazin haberleriyle perdelenir. Bu durum, özellikle ezilen sınıflar arasında yabancılaşmayı ve çaresizliği derinleştirir. İnsanlar, sistemin yarattığı sorunların asıl kaynağını göremedikleri için, kendi sorunlarını bireysel yetersizliklerine bağlamaya başlar. Yozlaşma, sadece egemen sınıfların değil, sistemin yarattığı umutsuzluk ve ahlaki erozyonla ezilen sınıflara da sirayet eder. “Köşeyi dönme” mantığı, bireysel kurtuluş mitleri ve her türlü ahlaksızlık, toplumun en alt katmanlarına kadar yayılır.
Peki, bu ideolojik çürümeye karşı sosyalist alternatif ne sunar? Sosyalizmde kültür ve sanat, bir metadan ibaret değildir; aksine, toplumsal bilinci yükseltme, kolektif değerleri güçlendirme ve emekçi halkın yaratıcılığını ortaya çıkarma aracıdır. Sosyalizm programı, kültür ve sanatın ticarileştirilmesine son vermeyi hedefler. Sanatçılar, eserlerini kâr beklentisiyle değil, toplumsal fayda ve sanatsal ifade özgürlüğü temelinde üretirler. Böyle bir toplumda medya, sermayenin değil, halkın hizmetindedir. Gerçekleri çarpıtan manipülatif yayınlar yerine, emekçi halkın sesini duyuran, eğitici ve aydınlatıcı yayınlar ön plana çıkar. Eşit, özgür ve kolektif bir toplumda kültür, yozlaşmanın değil, dayanışmanın ve yaratıcılığın aracı haline gelir. Sanat, insanın insanla, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi derinleştiren ve toplumu ileriye taşıyan bir güç olur.
Devlet ve Ahlaki Çürüme: Egemen Sınıfın Devleti
Kapitalist toplumda devlet, sanıldığı gibi sınıflar üstü, tarafsız bir kurum değildir. Marksist devlet teorisine göre devlet, “bütün bir burjuvazinin işlerini yürüten bir komitedir” ve onun temel işlevi, egemen sınıfın çıkarlarını korumaktır. Bu nedenle, Türkiye’deki devlet aygıtında gözlemlenen yolsuzluk, usulsüzlük, kayırmacılık ve ahlaki yozlaşma, sistemin rastgele arızaları değil, bu sınıf devleti mekanizmasının doğal ve kaçınılmaz bir sonucudur.
Kamu ihalelerindeki yolsuzluklar, yandaş şirketlerin zenginleştirilmesi, kamusal kaynakların bir avuç sermaye grubuna peşkeş çekilmesi, bu çürümüş yapının en görünür örnekleridir. Sınav sorularının çalınmasından sahte diploma skandallarına kadar uzanan bu skandallar, liyakate dayalı bir kamu yönetimi idealinin nasıl ayaklar altına alındığını gösterir. Bu durum, devleti yönetenlerin ahlaki zaafiyetinden öte, sistemin kendisinin yolsuzluğu teşvik etmesi ve hatta zorunlu kılmasıyla ilgilidir. Siyasi iktidar, sermayenin desteğini almak için ona sınırsız ayrıcalıklar tanır; bu da karşılıklı çıkar ilişkileri ve rüşvet ağları yaratır.
Bu çürüme, yalnızca iç politikayla sınırlı kalmaz, uluslararası ilişkilere de yansır. Türkiye burjuva devletinin dış politikası, “insanlık onuru” ya da “uluslararası adalet” gibi soyut değerler üzerinden değil, kendi sermayesinin ve emperyalist çıkarlarının beklentileri doğrultusunda şekillenir. Filistin’e destek söylemleriyle İsrail’e uçak benzini satılması gibi çelişkiler, bu çıkar odaklı ve ahlak dışı dış politikanın tipik bir örneğidir. Yanı başımızdaki Suriye’deki savaşın parçası olmak, emperyalist güçlerle çıkar çatışmalarına girmek, devletin sınıfsal doğasının bir başka yansımasıdır.
Peki, bu devlet aygıtındaki çürümenin alternatifi nedir? Sosyalist devlet, tek bir sınıfın değil, tüm emekçi sınıfların kolektif iradesini temsil eden bir örgütlenmedir. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyete geçmesiyle, kamu kaynakları özel çıkarlar için değil, tüm toplumun refahı için kullanılır. Sosyalizm programı, devleti yönetenlerin hesap verebilirliğini esas alır ve yolsuzluk mekanizmalarını ortadan kaldırır. Bürokrasiyi hantal ve yozlaşmış bir yapıdan arındırarak, emekçi halkın doğrudan yönetimde söz sahibi olacağı bir düzeni hedefler. Böylece, liyakat, kayırmacılığın değil, toplumsal hizmetin ve dürüstlüğün ölçütü haline gelir. Dış politika ise, emperyalist çıkarların değil, uluslararası dayanışmanın ve barışın bir aracı olur.
Kapitalizmin Sonbaharı ve Sosyalizmin Baharı
Tüm örnekler –sahte diploma skandallarından büyük ihale yolsuzluklarına, kültürel yozlaşmadan devletin ahlaki çürümesine kadar– tek bir gerçeğe işaret ediyor: Türkiye’de yaşanan sorunlar, kapitalist sistemin doğal ve kaçınılmaz bir sonucudur. Bu çürüme, tek tek bireylerin ahlaksızlıklarıyla veya kötü yönetimle açıklanamaz; aksine, kâr hırsına dayalı bir ekonomik alt yapının üst yapıyı nasıl çürüttüğünün kanıtıdır. Kapitalizm, en nihayetinde toplumsal dokuyu bozan, değerleri metalaştıran ve insanı yabancılaştıran bir sistemdir. Bu sistem var olduğu sürece, çürüme ve yozlaşmanın palyatif önlemlerle çözülmesi mümkün değildir. Bir yozlaşma odağını temizleseniz dahi, sistemin kendi doğası, yeni yozlaşma odaklarını yeniden üretecektir.
Bugün Türkiye’de yaşanan her bir kriz, bu çürümüş düzenin sonbaharını yaşadığının bir göstergesidir. Toplum, artık bu düzenin kendisine dayattığı umutsuzluğa ve adaletsizliğe bir çözüm aramaktadır. Bu çözüm, köklü bir değişimden, yani kapitalizmi ortadan kaldıracak devrimci bir dönüşümden geçmektedir.
İşte tam da bu noktada sosyalizm programı, çürümeye karşı tek gerçek ve kalıcı alternatiftir. Sosyalizm programı, üretim araçlarının toplumsal mülkiyete geçirilmesini, ekonomik ve siyasi iktidarın emekçi sınıfların eline alınmasını hedefler. Sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumda, eğitimden sağlığa tüm hizmetler kamusal ve erişilebilir hale gelir. Liyakat, kayırmacılığın değil, kolektif faydanın bir aracı olur. Kültür ve sanat, kâr beklentisiyle değil, toplumsal bilinci yükseltmek ve yaratıcılığı beslemek için yeşerir.
Bu yolculuk, sadece ekonomik bir dönüşümden ibaret değildir; aynı zamanda toplumsal, kültürel ve ahlaki bir dirilişin de yoludur. İnsanların birbirine yabancılaşmadığı, dayanışmanın ve kolektif yaşamın değer gördüğü, sömürünün olmadığı bir geleceği inşa etmek mümkündür. Bu çürümüş düzenin sonbaharını yaşayan Türkiye’nin, sosyalizmin baharını inşa etme görevi, tüm emekçi sınıfın omuzlarındadır.
Bir yanıt yazın