Category: Siyaset

kapitalizmin çürümüşlüğüne karşı sosyalizm programı

Türkiye’de son zamanlarda gündemi meşgul eden sahte diploma ve e-imza skandalı gibi olaylar, yüzeyde münferit dolandırıcılık vakaları gibi görünebilir. Ancak bu olaylar, aslında buzdağının sadece görünen kısmıdır. Bu sahtekarlıklar, toplumun en temel değerlerinden devlet kurumlarına, eğitim sisteminden iş dünyasına kadar her alana sirayet etmiş derin bir çürümenin semptomlarıdır. Bu durum, sadece bireysel ahlaki yozlaşmayla açıklanamaz;

Eğer hem Türk hem de Kürt işçi sınıfları, ulusal kimliklerin ve burjuva siyasetinin ötesinde sınıf bilinciyle birleşmiş ve proleter devrim hedefiyle hareket etmiş olsalardı, milliyetçi ayrışmaların bu kadar derinleşmesinin ve burjuva milliyetçiliğinin bu tür pragmatik ittifaklara dönüşmesinin zemini olmazdı. Gerçek kurtuluş, ne bir "büyük" ulusun emperyalist yayılmacılığında ne de ezilen bir ulusun kendi burjuva iktidarını kurmasında yatar. Aksine, proletaryanın enternasyonalist birliği ve kapitalist sistemi topyekûn ortadan kaldıran bir devrim ile mümkündür. Bu bağlamda, MHP ve PKK gibi görünüşte zıt kutupların, devletin ve burjuva düzenin devamlılığı adına bir noktada buluşması, milliyetçiliğin proleteryanın gerçek düşmanı olduğu ve onu böldüğü Marksist tezinin acı bir kanıtıdır.

Türkiye siyaset sahnesi, PKK’nın silah bırakma süreci ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “AK Parti Milliyetçi Hareket Partisi ve Dem olarak bu yolda birlikte yürümeye karar verdik” söylemiyle son derece ilginç bir kavşağa varmış durumda. Yüzeysel bir bakışta, geçmişin keskin karşıtlıklarını bir kenara bırakarak beklenmedik bir pragmatik iş birliğinin kapılarını aralayan bu gelişmeler, aslında Marksist-Leninist analizin milliyetçilik üzerine

Bugünkü Birleşmiş Milletler gibi uluslararası yapılar, bir veya iki ülke hariç, tekelci sermaye iktidarlarının temsilcilerinden oluşan oligarşik bir yapıyı temsil etmektedir. Gerçek barış ve adaletin tesisi için, emekçi cumhuriyetlerin temsilcilerinden oluşan bir Dünya Cumhuriyeti'nin inşası elzemdir. Zira emperyalist zincirlerden kurtulmadan, gerçek bir barışa ve bağımsızlığa ulaşmak mümkün değildir. Bu devrimci atılım, ne yapacağını bilen, özgüvenli ve cesur bir örgütlenmeyle, yani toplumun ezilen ve sömürülen tüm kesimlerinin birliğiyle gerçekleştirilecektir.

Günümüz dünyası, Marx ve Engels’in işaret ettiği gibi, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki uyumsuzluğun giderek daha belirgin hale geldiği, derin çelişkilerin ve büyük dönüşümlerin yaşandığı bir çağı temsil etmektedir. Bu dönüşümün merkezinde, emperyalist sistemin doğasından kaynaklanan uzlaşmaz çelişkiler ve bunların toplumsal yaşamın her alanına yansıyan sonuçları yer alır. Mevcut sistemin yarattığı yıkım ve eşitsizlikler,

hakan fidan yeni başkan mı

Gazeteci Deniz Zeyrek’in kulislerden edindiği bilgiler, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) içinde 2028 genel seçimlerine yönelik kapsamlı bir strateji belirlendiğini ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın anayasal olarak yeniden aday olamaması ihtimaline karşılık Hakan Fidan isminin güçlü bir seçenek olarak masada olduğunu ortaya koyuyor. Bu iddia, Türkiye siyasetinin yakın geleceğine dair önemli sinyaller veriyor ve

2 Temmuz'un yıldönümü geçti, ancak Sivas katliamının gölgesi toplumumuzun üzerinde ağır bir biçimde durmaya devam ediyor. Bu olaya, sadece bir trajedi olarak değil, aynı zamanda sınıf mücadelesinin ve ideolojik hegemonyanın bir yansıması olarak bakmak elzemdir. Sivas, tekil bir olay değil, kapitalist sistemin toplumsal çelişkileri derinleştirmesinin, kışkırtılan gericiliğin ve devletin bu sürece rızasının veya dahlinin tarihsel bir momenti.

2 Temmuz’un yıldönümü geçti, ancak Sivas katliamının gölgesi toplumumuzun üzerinde ağır bir biçimde durmaya devam ediyor. Bu olaya, sadece bir trajedi olarak değil, aynı zamanda sınıf mücadelesinin ve ideolojik hegemonyanın bir yansıması olarak bakmak elzemdir. Sivas, tekil bir olay değil, kapitalist sistemin toplumsal çelişkileri derinleştirmesinin, kışkırtılan gericiliğin ve devletin bu sürece rızasının veya dahlinin tarihsel

nato defol

NATO, birçoğumuz için Soğuk Savaş’ın bitişiyle misyonunu tamamlaması gereken, ancak ironik bir şekilde varlığını sürdüren ve hatta genişleyen bir yapı. Peki, bu askeri ittifak gerçekten de bir “savunma” örgütü mü, yoksa emperyalist kapitalizmin küresel hegemonya arayışının bir aracı mı? Komünistler, NATO’nun sadece bir askeri pakt olmadığını, aynı zamanda emperyalist sömürü sisteminin ayrılmaz bir parçası olduğunu

Karl Marx’ın yanlış bilinç kavramı, kapitalist sistemde egemen ideolojinin işçi sınıfının gerçek çıkarlarını nasıl gizlediğini ve onları mevcut düzene razı olmaya ikna ettiğini açıklayan merkezi bir Marksist ilkedir. Bu makale, yanlış bilincin yalnızca ekonomik ve politik bir olgu olmanın ötesinde, sosyal psikoloji, bilişsel nörobilim ve nöroloji gibi modern bilim dallarından elde edilen bulgularla derinlemesine anlaşılabilecek

Teknoloji, insanlık tarihi boyunca bir ikilem sunmuştur: bir yandan sınırsız potansiyel barındırır – bilgiye erişimi kolaylaştırır, iletişimi küreselleştirir, yaratıcılığı teşvik eder ve bireyleri bir araya getirme gücüne sahiptir. Ancak diğer yandan, içinde var olduğu toplumsal-ekonomik sistemin karakteristiğini taşır ve onun ideolojik aygıtlarına dönüşebilir. Özellikle kapitalist üretim ilişkileri altında, teknoloji çoğu zaman bir sömürü aracına evrilir, bireyi özgürleştirmek yerine yeni yabancılaşma biçimleri üretir. Dijital çağın en belirgin tezahürlerinden olan sosyal medya platformları, bu dönüşümün çarpıcı bir örneğidir.

Teknoloji, insanlık tarihi boyunca bir ikilem sunmuştur: bir yandan sınırsız potansiyel barındırır – bilgiye erişimi kolaylaştırır, iletişimi küreselleştirir, yaratıcılığı teşvik eder ve bireyleri bir araya getirme gücüne sahiptir. Ancak diğer yandan, içinde var olduğu toplumsal-ekonomik sistemin karakteristiğini taşır ve onun ideolojik aygıtlarına dönüşebilir. Özellikle kapitalist üretim ilişkileri altında, teknoloji çoğu zaman bir sömürü aracına evrilir,

Günümüzde küresel siyaset ve ekonomi sahnesi, ulus devletler arasındaki güç mücadeleleri, bölgesel çatışmalar ve ekonomik bağımlılık ilişkileriyle şekillenmeye devam ediyor. Uluslararası kurumlar aracılığıyla dayatılan politikalar, finansal operasyonlar ve kültürel hegemonyalar, emperyalist tahakkümün yeni ve sofistike biçimlerini gözler önüne seriyor. Bu karmaşık tablo içinde, bir yanda uluslararası tekellerin ve güçlü devletlerin çıkar çatışmaları yaşanırken, diğer yanda

Toplumsal gerçekliği anlamamızı sağlayan sağlam bir teoriye, bu teorinin ışığında belirlenen devrimci bir stratejiye ve bu stratejiyi hayata geçirecek yaratıcı bir pratik politikaya ihtiyacımız var. Bu üç sacayağı olmadan, kurtuluş mücadelemiz parçalı kalır, hedefsizleşir ve nihayetinde başarısızlığa mahkûm olur.

Dünyamızın dört bir yanında yükselen çelişkilerin, krizlerin ve çatışmaların ortasındayız. Kapitalist sistem, kendi iç çelişkileriyle boğuşurken, halkları derin bir yoksulluğa, eşitsizliğe ve yıkıma sürüklüyor. Emperyalizm ise tüm çıplaklığıyla saldırganlığını sürdürüyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik saldırıları, bu küresel tablonun acı birer kanıtı. Bu koşullarda, ezilen ve sömürülen halkların önünde duran en temel soru şudur: Bu

1 2