
Türkiye’de son zamanlarda gündemi meşgul eden sahte diploma ve e-imza skandalı gibi olaylar, yüzeyde münferit dolandırıcılık vakaları gibi görünebilir. Ancak bu olaylar, aslında buzdağının sadece görünen kısmıdır. Bu sahtekarlıklar, toplumun en temel değerlerinden devlet kurumlarına, eğitim sisteminden iş dünyasına kadar her alana sirayet etmiş derin bir çürümenin semptomlarıdır. Bu durum, sadece bireysel ahlaki yozlaşmayla açıklanamaz;

Türkiye siyaset sahnesi, PKK’nın silah bırakma süreci ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “AK Parti Milliyetçi Hareket Partisi ve Dem olarak bu yolda birlikte yürümeye karar verdik” söylemiyle son derece ilginç bir kavşağa varmış durumda. Yüzeysel bir bakışta, geçmişin keskin karşıtlıklarını bir kenara bırakarak beklenmedik bir pragmatik iş birliğinin kapılarını aralayan bu gelişmeler, aslında Marksist-Leninist analizin milliyetçilik üzerine

Günümüz dünyası, Marx ve Engels’in işaret ettiği gibi, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki uyumsuzluğun giderek daha belirgin hale geldiği, derin çelişkilerin ve büyük dönüşümlerin yaşandığı bir çağı temsil etmektedir. Bu dönüşümün merkezinde, emperyalist sistemin doğasından kaynaklanan uzlaşmaz çelişkiler ve bunların toplumsal yaşamın her alanına yansıyan sonuçları yer alır. Mevcut sistemin yarattığı yıkım ve eşitsizlikler,

Gazeteci Deniz Zeyrek’in kulislerden edindiği bilgiler, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) içinde 2028 genel seçimlerine yönelik kapsamlı bir strateji belirlendiğini ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın anayasal olarak yeniden aday olamaması ihtimaline karşılık Hakan Fidan isminin güçlü bir seçenek olarak masada olduğunu ortaya koyuyor. Bu iddia, Türkiye siyasetinin yakın geleceğine dair önemli sinyaller veriyor ve

2 Temmuz’un yıldönümü geçti, ancak Sivas katliamının gölgesi toplumumuzun üzerinde ağır bir biçimde durmaya devam ediyor. Bu olaya, sadece bir trajedi olarak değil, aynı zamanda sınıf mücadelesinin ve ideolojik hegemonyanın bir yansıması olarak bakmak elzemdir. Sivas, tekil bir olay değil, kapitalist sistemin toplumsal çelişkileri derinleştirmesinin, kışkırtılan gericiliğin ve devletin bu sürece rızasının veya dahlinin tarihsel

NATO, birçoğumuz için Soğuk Savaş’ın bitişiyle misyonunu tamamlaması gereken, ancak ironik bir şekilde varlığını sürdüren ve hatta genişleyen bir yapı. Peki, bu askeri ittifak gerçekten de bir “savunma” örgütü mü, yoksa emperyalist kapitalizmin küresel hegemonya arayışının bir aracı mı? Komünistler, NATO’nun sadece bir askeri pakt olmadığını, aynı zamanda emperyalist sömürü sisteminin ayrılmaz bir parçası olduğunu

Teknoloji, insanlık tarihi boyunca bir ikilem sunmuştur: bir yandan sınırsız potansiyel barındırır – bilgiye erişimi kolaylaştırır, iletişimi küreselleştirir, yaratıcılığı teşvik eder ve bireyleri bir araya getirme gücüne sahiptir. Ancak diğer yandan, içinde var olduğu toplumsal-ekonomik sistemin karakteristiğini taşır ve onun ideolojik aygıtlarına dönüşebilir. Özellikle kapitalist üretim ilişkileri altında, teknoloji çoğu zaman bir sömürü aracına evrilir,

Günümüzde küresel siyaset ve ekonomi sahnesi, ulus devletler arasındaki güç mücadeleleri, bölgesel çatışmalar ve ekonomik bağımlılık ilişkileriyle şekillenmeye devam ediyor. Uluslararası kurumlar aracılığıyla dayatılan politikalar, finansal operasyonlar ve kültürel hegemonyalar, emperyalist tahakkümün yeni ve sofistike biçimlerini gözler önüne seriyor. Bu karmaşık tablo içinde, bir yanda uluslararası tekellerin ve güçlü devletlerin çıkar çatışmaları yaşanırken, diğer yanda

Dünyamızın dört bir yanında yükselen çelişkilerin, krizlerin ve çatışmaların ortasındayız. Kapitalist sistem, kendi iç çelişkileriyle boğuşurken, halkları derin bir yoksulluğa, eşitsizliğe ve yıkıma sürüklüyor. Emperyalizm ise tüm çıplaklığıyla saldırganlığını sürdürüyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik saldırıları, bu küresel tablonun acı birer kanıtı. Bu koşullarda, ezilen ve sömürülen halkların önünde duran en temel soru şudur: Bu