Category: Felsefe

Bugünkü Birleşmiş Milletler gibi uluslararası yapılar, bir veya iki ülke hariç, tekelci sermaye iktidarlarının temsilcilerinden oluşan oligarşik bir yapıyı temsil etmektedir. Gerçek barış ve adaletin tesisi için, emekçi cumhuriyetlerin temsilcilerinden oluşan bir Dünya Cumhuriyeti'nin inşası elzemdir. Zira emperyalist zincirlerden kurtulmadan, gerçek bir barışa ve bağımsızlığa ulaşmak mümkün değildir. Bu devrimci atılım, ne yapacağını bilen, özgüvenli ve cesur bir örgütlenmeyle, yani toplumun ezilen ve sömürülen tüm kesimlerinin birliğiyle gerçekleştirilecektir.

Günümüz dünyası, Marx ve Engels’in işaret ettiği gibi, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki uyumsuzluğun giderek daha belirgin hale geldiği, derin çelişkilerin ve büyük dönüşümlerin yaşandığı bir çağı temsil etmektedir. Bu dönüşümün merkezinde, emperyalist sistemin doğasından kaynaklanan uzlaşmaz çelişkiler ve bunların toplumsal yaşamın her alanına yansıyan sonuçları yer alır. Mevcut sistemin yarattığı yıkım ve eşitsizlikler,

Karl Marx’ın yanlış bilinç kavramı, kapitalist sistemde egemen ideolojinin işçi sınıfının gerçek çıkarlarını nasıl gizlediğini ve onları mevcut düzene razı olmaya ikna ettiğini açıklayan merkezi bir Marksist ilkedir. Bu makale, yanlış bilincin yalnızca ekonomik ve politik bir olgu olmanın ötesinde, sosyal psikoloji, bilişsel nörobilim ve nöroloji gibi modern bilim dallarından elde edilen bulgularla derinlemesine anlaşılabilecek

Teknoloji, insanlık tarihi boyunca bir ikilem sunmuştur: bir yandan sınırsız potansiyel barındırır – bilgiye erişimi kolaylaştırır, iletişimi küreselleştirir, yaratıcılığı teşvik eder ve bireyleri bir araya getirme gücüne sahiptir. Ancak diğer yandan, içinde var olduğu toplumsal-ekonomik sistemin karakteristiğini taşır ve onun ideolojik aygıtlarına dönüşebilir. Özellikle kapitalist üretim ilişkileri altında, teknoloji çoğu zaman bir sömürü aracına evrilir, bireyi özgürleştirmek yerine yeni yabancılaşma biçimleri üretir. Dijital çağın en belirgin tezahürlerinden olan sosyal medya platformları, bu dönüşümün çarpıcı bir örneğidir.

Teknoloji, insanlık tarihi boyunca bir ikilem sunmuştur: bir yandan sınırsız potansiyel barındırır – bilgiye erişimi kolaylaştırır, iletişimi küreselleştirir, yaratıcılığı teşvik eder ve bireyleri bir araya getirme gücüne sahiptir. Ancak diğer yandan, içinde var olduğu toplumsal-ekonomik sistemin karakteristiğini taşır ve onun ideolojik aygıtlarına dönüşebilir. Özellikle kapitalist üretim ilişkileri altında, teknoloji çoğu zaman bir sömürü aracına evrilir,

Cam ekranın soğuk ışığında gece yarılarına uzayan anlamsız bir gezinti... Pazartesi sabahlarının boğucu ağırlığı ve hafta sonuna kurulan hayallerle katlanılan, ruhu beslemeyen bir mesai... Milyonlarca insanla dolu şehirlerde yankılanan o derin yalnızlık hissi... Bize ait olması gereken kararların çok uzağımızda alındığını bilmenin getirdiği o çaresiz kontrol kaybı... Bu sahneler, 21. yüzyıl insanının ruh coğrafyasından tanıdık manzaralardır. Kader değildir, tesadüf de değildir. Bireysel zaaflar ya da kişisel başarısızlıklar olarak etiketlenen bu kolektif sancının, bu modern melankolinin adını 150 yılı aşkın bir süre önce Karl Marx koymuştu: Yabancılaşma.

Giriş: Çağın Ruhu ve Tanıdık Sıkıntı Cam ekranın soğuk ışığında gece yarılarına uzayan anlamsız bir gezinti… Pazartesi sabahlarının boğucu ağırlığı ve hafta sonuna kurulan hayallerle katlanılan, ruhu beslemeyen bir mesai… Milyonlarca insanla dolu şehirlerde yankılanan o derin yalnızlık hissi… Bize ait olması gereken kararların çok uzağımızda alındığını bilmenin getirdiği o çaresiz kontrol kaybı… Bu sahneler,

Yanlış bilinç, egemen sınıfın en güçlü silahlarından biridir. Gözümüzdeki perdeyi kaldırmadan, gerçek zincirlerimizi göremeyiz ve onları kıramayız. Türkiye'nin içinden geçtiği bu zorlu süreçte, yanlış bilinci teşhir etmek ve yerine devrimci sınıf bilincini inşa etmek, yalnızca entelektüel bir görev değil, aynı zamanda acil bir devrimci görevdir. Zincirlerimizi görelim ve onları kıralım.

Zincirlerimizi görelim ve onları kıralım. Bizim için, bilincin maddi koşullarla ilişkisini kavramak hayati önem taşır. Bu ilişkinin en sinsi ve tehlikeli tezahürlerinden biri de yanlış bilinç kavramıdır. Yanlış bilinç, ezilen sınıfların veya toplumsal grupların, kendi gerçek çıkarlarını, toplumsal konumlarını ve sömürülme mekanizmalarını doğru şekilde algılayamamaları durumudur. Bu, genellikle egemen ideolojinin etkisiyle, mevcut sömürü düzenini meşrulaştıran