
Evrensel‘deki yazı, “birikim” kavramını, tıpkı oportünistlerin yaptığı gibi, sınıfsal özünden arındırarak ele alıyor. Yazar, Türkiye “solunun” 150 yıllık bir “birikim”inden bahsediyor. Ancak unuttuğu ya da bilinçli olarak göz ardı ettiği şey şudur: Tarihsel materyalizme göre, toplumların tarihi, bir dizi “birikim”den değil, sınıf mücadelelerinin tarihinden ibarettir. Bu “birikim”in içinde, işçi sınıfının devrimci mücadelesi kadar, küçük burjuvazinin

Türkiye’de son zamanlarda gündemi meşgul eden sahte diploma ve e-imza skandalı gibi olaylar, yüzeyde münferit dolandırıcılık vakaları gibi görünebilir. Ancak bu olaylar, aslında buzdağının sadece görünen kısmıdır. Bu sahtekarlıklar, toplumun en temel değerlerinden devlet kurumlarına, eğitim sisteminden iş dünyasına kadar her alana sirayet etmiş derin bir çürümenin semptomlarıdır. Bu durum, sadece bireysel ahlaki yozlaşmayla açıklanamaz;

Türkiye siyaset sahnesi, PKK’nın silah bırakma süreci ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “AK Parti Milliyetçi Hareket Partisi ve Dem olarak bu yolda birlikte yürümeye karar verdik” söylemiyle son derece ilginç bir kavşağa varmış durumda. Yüzeysel bir bakışta, geçmişin keskin karşıtlıklarını bir kenara bırakarak beklenmedik bir pragmatik iş birliğinin kapılarını aralayan bu gelişmeler, aslında Marksist-Leninist analizin milliyetçilik üzerine

Günümüz dünyası, Marx ve Engels’in işaret ettiği gibi, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki uyumsuzluğun giderek daha belirgin hale geldiği, derin çelişkilerin ve büyük dönüşümlerin yaşandığı bir çağı temsil etmektedir. Bu dönüşümün merkezinde, emperyalist sistemin doğasından kaynaklanan uzlaşmaz çelişkiler ve bunların toplumsal yaşamın her alanına yansıyan sonuçları yer alır. Mevcut sistemin yarattığı yıkım ve eşitsizlikler,

Gazeteci Deniz Zeyrek’in kulislerden edindiği bilgiler, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) içinde 2028 genel seçimlerine yönelik kapsamlı bir strateji belirlendiğini ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın anayasal olarak yeniden aday olamaması ihtimaline karşılık Hakan Fidan isminin güçlü bir seçenek olarak masada olduğunu ortaya koyuyor. Bu iddia, Türkiye siyasetinin yakın geleceğine dair önemli sinyaller veriyor ve

Serbestiyet‘te yayımlanan “Fenomenoloji ve Varoluşçuluk: Öznenin İki Doğuşu” başlıklı makale, insanı anlama serüvenini bilim ve aklın ardından gelen “özgürlük” çağını temsil eden fenomenoloji ve varoluşçulukla zirveye taşıdığını iddia ediyor. Bu felsefi akımları, bireyi rasyonel veya ahlaki otoritelerin köleliğinden kurtaran, kendi varoluşunu ve anlamını yaratabilen “egemen bir özne”nin doğuşu olarak sunuyor. Ancak bu idealist ve soyut

Nazım Hikmet’in “Saman Sarısı” şiiri, sadece imgelerin ve kelimelerin ötesinde, insan ruhunun derinliklerine uzanan, çok katmanlı bir yolculuğa davet eder okuyucuyu. Bu şiir, bireysel ve kolektif bilinçdışının karmaşık dokusunu, analitik psikolojisi bağlamında ele almak için eşsiz bir zemin sunar. Şairin içsel dünyasındaki arketipsel figürler, semboller ve deneyimler, “Saman Sarısı”nı sadece bir edebi eser olmaktan çıkarıp,

2 Temmuz’un yıldönümü geçti, ancak Sivas katliamının gölgesi toplumumuzun üzerinde ağır bir biçimde durmaya devam ediyor. Bu olaya, sadece bir trajedi olarak değil, aynı zamanda sınıf mücadelesinin ve ideolojik hegemonyanın bir yansıması olarak bakmak elzemdir. Sivas, tekil bir olay değil, kapitalist sistemin toplumsal çelişkileri derinleştirmesinin, kışkırtılan gericiliğin ve devletin bu sürece rızasının veya dahlinin tarihsel

NATO, birçoğumuz için Soğuk Savaş’ın bitişiyle misyonunu tamamlaması gereken, ancak ironik bir şekilde varlığını sürdüren ve hatta genişleyen bir yapı. Peki, bu askeri ittifak gerçekten de bir “savunma” örgütü mü, yoksa emperyalist kapitalizmin küresel hegemonya arayışının bir aracı mı? Komünistler, NATO’nun sadece bir askeri pakt olmadığını, aynı zamanda emperyalist sömürü sisteminin ayrılmaz bir parçası olduğunu